Medya ve Şöhretin Dayanılmaz Cazibesi

Medya ve Şöhretin Dayanılmaz Cazibesi

Dostoyevski, “İnsan her şeye alışır,” der. İnsan doğasının alışma kavramına ne kadar yatkın olduğunu pek çok defa görmüşüzdür. Kapitalizmin hemen hemen her alanda etkisini gösterdiği 1960’larda, “Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak,” tezini ortaya atan Andy Warhol’un sosyolojik bir gerçeklik haline gelişine aradan geçen yıllar içerisinde tanık olduk.

Bilindiği üzere Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte tün dünyada baş gösteren “Küreselleşme” olgusuna Türkiye de dâhil oldu. Bu süreç Türkiye’nin dünyaya açılma sürecini hızlandırarak pek çok yeniliğin hayata geçmesine zemin hazırladı. Ekonomik anlamda dışa açılmanın yanı sıra kanunlarda yer alan boşluklar ve konjektürün etkisiyle peş peşe özel televizyon kanalları kurularak yayın hayatına başladı. Yayıncılık anlayışı baş döndüren bir hızla değişip geliştiği gibi yıllar yılı TRT ekranlarında yer bulamamış kişiler de yeni kanallarda boy göstermeye başladılar. Sinema filmlerinin, yarışmaların, haberlerin konsepti de değişti. Sanat dünyası da payına düşeni çok geçmeden aldı. Özellikle müzik piyasasında yükselişe geçen pop furyası ülke gündemine oturdu. Yepyeni şarkıcılar albümleriyle, klipleriyle ve renkli hayatlarıyla medyada geniş bir yer buluyordu. Aynı hareketlilik diğer alanlara da sirayet etti. Bir süre sonra magazin programlarında şarkıcıları, oyuncuları, showmenleri, mankenleri aynı ekranlarda görmeye başladık. Artık beyazcamda farklı mesleki dallarda faaliyet gösteren ünlüleri bir arada görmek de olağan bir durum haline gelmişti.

1990’larda iyice büyüyüp gelişen medya dünyasını 2000’lere gelindiğinde çok daha farklı bir süreç bekliyordu. “Big Brother” tarzı yarışmalarda kameralarla dolu evlere doldurulmuş insanlar önce sanal olarak günlük hayatımıza girdi. Sonra da yüksek raiting hedefiyle yayınlanan evlilik programları özel hayatın teşhirini olağan bir durum haline getirdi. Bu durum toplum tarafından yadırganmadığı gibi, teşhircilik de çabucak kanıksandı. Gündüz kuşağı programlarında da en mahrem konular milyonların gözü önünde paylaşılıyor, Murahtan Mungan’ın, “Türkiye’de her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız,” sözü trajikomik bir gerçekliği dönüşüyordu.

Bütün bunlar olurken toplum içerisindeki sade vatandaşlar şatafatlı ve renkli bir dünyanın cazibesine kapılarak çeşitli televizyon programlarına katılmaya başladılar. O güne değin mütevazı bir hayat sürmüş olan bu kişiler, bir anda hayal bile edemedikleri üne kavuşuyor, sonra da kanaldan kanala gezmeye başlıyorlardı. Yeni ünlüler bir zaman sonra şöhretin sarhoşluğunu üzerlerinden attıklarında doğanın değişmez kanunları etkisini gösterecekti. Nitekim ünle birlikte gelen “prestij, başarı, yeterli olma ve başkalarınca benimsenip tanınmak,” gibi kazanımlar bir süre sonra yeterli gelmiyor, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki ötelenmiş fizyolojik ihtiyaçlar giderek ağır basmaya başlıyordu. Yeni ünlüler de doğal olarak maddi kazançlar elde edecekleri mecralar aramaya başladılar.

Çok geçmeden bu yeni ünlüleri reklam filmlerinde, dizilerde ve televizyon programlarında gördük. Bazıları da şarkıcılığa soyunup albüm çıkardı. Ne var ki televizyon ekranlarında kazanılan ün, bu alanların hiçbirinde başarı getirmedi. Büyük hayallerle şöhretler kervanına katılan bu kişiler çok geçmeden unutulup gidiyor, medya dünyası da onların yerine sürekli yeni yüzler buluyordu. Rutin bir döngü içerisinde saman alevi gibi parlayıp, çabucak sönen şöhretler sessiz sedasız kayboluyor, fakat kazanan hep yapımcılar oluyordu. Bir de Popstar ve türevi olan ses yarışmalarında “duayen sanatçı” sıfatıyla yer alan jüri üyelerini unutmamak gerekir. Birbirinden yetenekli yarışmacılara her türlü eleştiriyi yapmayı kendilerinde hak gören bu ünlüler, sanatsal yetkinlikten çok kendi zevklerini ve beğenilerini oyluyor ve toplum nezdinde günbegün yüceltiliyorlardı. Yeni düzen Warhol’un da öngördüğü gibi medyada sürekli ve yeni yüzlerin görünüp kaybolduğu ve küçük bir zümrenin her daim kazandığı bir sistem yarattı.

Bütün bunlar olurken sanatçı ve ünlü kavramları iç içe girdi. Renkli ve şatafatlı bir hayata kavuşma beklentisiyle nafile bir çaba içerisine giren “sade ünlüler”in haricinde, bir köşede sessiz sedasız yeteneklerini geliştiren, nitelikli eserler ortaya koymayı ilke edinen, çile ve alın terini, egoist ve narsist bir anlayışa tercih eden nitelikli bir azınlık da var. Mevcut düzenden en fazla etkilenenlerin başında bu topluluk geliyor. Ya kendi PR’ını yapamıyorlar ya da çağımızın enformasyon kirliliğinde yeteri kadar dikkat çekemiyorlar. Her şeye rağmen zaman süzgecinden akıntıya karşı kürek sallayan bu küçük azınlık geçebilecek. Çünkü bugüne değin yaşanan örnekler, bundan sonra da böyle olacağını gösteriyor.

RAMİS ÇINAR

www.ramiscinar.com