Anı Yaşamak Ya Da Hayatı Ertelemek

Anı Yaşamak Ya Da Hayatı Ertelemek

Son yıllarda “carpe diem” veya Türkçe tabiriyle “anı yaşamak” deyimini sık duyar olduk. Bu kavram genellikle kişisel gelişimciler tarafından dillendirilse de, bu alanla ilgilenenlerin yanı sıra çok daha geniş bir kesimi ilgilendirmektedir.

Yaşadığımız çağ insanların hayatını değiştirirken, aynı ölçüde hızlandırdı. Küçük yaşlardan itibaren belli aşamalardan geçip, belirlenmiş hedefleri gerçekleştirmek için durmaksızın hummalı bir mücadele veriyoruz. Bu telaşın içerisinde günlerin, haftaların, ayların, hatta yılların nasıl geçip gittiğinin bile farkına varmıyoruz.

Yaşlı insanların, “Nasıl geçti bu yıllar?” diye hayıflandıklarına hepimiz tanık olmuşuzdur. Bu tür ifadeler, zamanın ne denli izafi olduğunu gösteren en somut örneklerdendir. Bütün yaşanmışlıklar göstermektedir ki: geçmiş bir anlıktır; oysa gelecek her zaman uzun sürer. Bütün canlıların ölüm gerçeğini er ya da geç tadacağı herkes tarafından bilinse de insanlar bunu bilinçaltlarında sürekli göz ardı ederler.

Geniş bir kesim uzun bir ömrü bile “bir anlık” diye tabir ederken, çok küçük bir azınlık ise “Hayatı dolu dolu yaşadım,” diyebilmektedir. Bunun ardında yatan gerçek, insan ömrünü takvimsel süreye göre değil, yaşanan anların ne şekilde değerlendirildiğindedir.

İnsanın bilinci oluşmaya başlayınca çevresindekilerin dayatıp benimsettiği değerler sonucunda ya bir hedefi gerçekleştirmeye, ya da sürekli bir şeylere sahip olmaya şartlanır. Bu şartlanma öylesine güçlüdür ki, geçmişte yaşanmış hayal kırıklıkları ve olumsuz tecrübeler ile birleştiğinde, bireylerin bilinçaltlarında geleceğe dair derin kaygılar meydana getirir. Sonu gelmeyen kaygıların metaforunda mücadele ederken, ne yaşadığımız anı, ne de etrafımızda olup bitenlerin farkına varırız.

Hayatının ilk döneminde olan bir bebeği düşünelim: Önce yürüme ve konuşma yeteneklerini ne zaman kazanacağı merak edilir. Biraz büyüdüğünde anaokuluna veya ilkokula gönderilir. İlköğretim çağlarının sonuna yaklaştığında kendini sınav maratonunun içinde bulur. Liseye başladığında üniversite sınavlarında başarılı olup olamayacağı irdelenir. Sınavları kazandığı takdirde bölüm, meslek ve üniversite tercihleriyle ilgili tartışmalar yaşanır. Üniversiteyi bitirse iyi bir iş bulup ayaklarının üzerinde duracak bir konuma gelmesi beklenir. Eğer söz konusu olan bir erkekse askere gitmesi konusunda dayatmalara maruz kalır. Bu aşamalardan sonra evlenip yuva kurması konusunda baskı yapılır. Evlendiği takdirde ne zaman çocuk sahibi olacağı konusuna dair sorular birbirini izler. Çocuk sahibi olsa bile çevresindeki insanların soru şekline bürünmüş dayatmaları bitmeyecektir. Toplumun geniş bir kesiminde var olan bu eğilim öylesine yaygındır ki, yaşadığımız hayatın bize ait olduğunu ve seçimlerimizde özgür olduğumuzu bile unutturmuştur.

Toplumun genel geçer kabul ettiği değer yargılarıyla, sonu gelmeyen hedeflere doğru koşarken, ne sahip olduklarımızın değerini anlayabiliyor, ne de sevdiklerimize gereken değeri verebiliyoruz. Evlilik öncesinde alınıp ömür boyunca vitrinlerde, dolaplarda süs eşyası olarak tutulan ve günün birinde modası geçtiği için atılan kristal takımlar gibi hayallerimizi erteliyor, özlemlerimizi bastırıyoruz. Bu durumun farkına varıldığında ise ömrün sonuna gelmiş oluyoruz.

Nobelist Yazar ve Şair Boris Pasternak, “İnsan yaşamak için doğar, yaşama hazırlanmak için değil,” der. Ne yazık ki çocukluk çağlarımızdan itibaren gelecekteki güzel günleri beklerken, yaşamın bize sunduğu nimetlerden gerektiği şekilde yararlanamıyoruz.

Çok klasik bir tabirle hayatımıza güzellik katacak yenilikleri ararken, içinde bulunduğumuz curcunanın içinde, hayallerimizi ertelemeden yaşayabilmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü yarın, kaybedilen zamanı telafi etmek için çok geç olabilir.

yazar@ramiscinar.com